BEYAZ
“Esprinin kökeninde zıtlık yatıyor…”
Biz Evlilik Enstitüsü olarak ortaya çıkarken hayatın her kesiminin nabzını tutmaya çalışmamızın en iyisi olacağına karar verdik. Popüler dünyadan akademik dünyaya kadar her kesimin. Tıpkı bilim gibi genel geçer kanunları bulmaya çalışacağız. Bilim üniversitenin dört duvarı arasında işleyen kendi içinde kapalı bir uğraş değildir. Bilimin bu konuda yaptığı dışardaki (hayatın içindeki) verileri üniversitenin dört duvarı arasında mercek altına yatırmaktadır. Yoksa bilimin kendi verilerini kendisinin üretecek hali yoktur. Ve biz de mizah gibi Psikoloji için önemli bir kavram hakkında verilerimizi dışarda aradık. Evet üniversiteden dışarıya çıktık ve bu konuda halk için köşe başı sayılan bir ismi bulduk; verilerimizi onun ağzından aldık.
Beyazıt Öztürk… Madem insanlar Beyazıt Öztürk’e gülüyor, ortada bizim için de yadsınamayacak bir gerçek var demektir. Toplumun genelinin ilgisini çeken bir olayın ya da kişinin bizim veya üniversitenin ilgisinin dışında kalması mümkün değildir. Ve biz de bu doğrultuda öznenin bizzat kendisiyle görüştük ve Beyazıt Öztürk mizah kavramının insan Psikolojisindeki yeri hakkında, mizaha ait bir altyapı malzemesi diye birşeyin var olup olmadığı hakkında ne düşünüyor? Psikolojinin kavramlarıyla mizah ne derece içiçe, güldürüyor peki gülebiliyor mu, kendisi psikolojiyle ne kadar ilgili; sorularının cevaplarını aradık. Röportajı okurken psikolojinin gerçekten de hayatın her tarafında var olduğunun ve onun kavramlarının hayattan kopuk olmadığının sizin de dikkatinizi çekeceğinizi zannediyor ve sizi Beyazıt Öztürk’le başbaşa bırakıyoruz.
İnsanları güldürmeyi bir iş olarak mı görüyorsunuz? Yoksa bu işi yaparken sizi motive eden başka faktörler mi söz konusu? Örneğin, güldürmekten zevk almak, insanları mutlu ederken mutlu olmak gibi…
Bu gelip giden bir kavram. Yani aslında çok yeri geliyor iş olarak görüyorum. Yeri geliyor sıra sıra insanların yüzündeki gülücükler çok keyifli oluyor benim için. Sahiden de birilerini güldürmek kadar keyifli bir şey yok çünkü dünyada. Hele Türkiye’de yaşıyorsanız insanları güldürmek çok daha önemli bir yere oturuyor.Yani bunu stand up gösterilerinin dolmasından talk show programlarının tutmasına, komiklerin Türkiye’de sevilmesine kadar bağlayabilirsiniz. Ama ben özümde zaten, küçüklüğümden beri çok komik bir adamdım. Yani sınıfta da öyleydi, lisede de öyleydi, orta okulda da üniversitede de öyleydi. Ama bunu tabi, bu komiklik üzerinden para kazanmak, bunu işe çevirmek, çevirmiş olmak, biraz acımasız bir tarafı da var. Bu acımasız tarafı aslında insanlardan çok kendime yaptığım bir acımasızlık. Yani çünkü en iyi yaptığım şey espri. Ondan para kazanıyorum. İnsan çok zevk aldığı bir şeyden para kazanmaya başlayınca bu sefer ticarete dönmeye başlıyor iş. Ticarete dönünce de belli yerlerde açıklar vermek. Yani şimdi mesela ben nereye gitsem benden espri yapmam bekleniyor. Bu sefer de bu da insanı biraz ciddiyete sürüklemeye başlıyor. Ben eskisinden şu an daha da ciddi bir adamın mesela. Eskiden çok rahattım, çok daha fazla espri yapıyordum. Þimdi espri yapmamak için, daha ciddi konuşmak için uğraşıyorum. Çünkü espri beklenmesinden bıktım.
Yani artık belli bir noktadan sonra insanlar kişiler arası ilişkilerinde sizden eskisine nazaran daha farklı şeyler bekliyorlar, sizin yanınızda iken devamlı mutlu olmayı bekliyorlar. Bu sizi zorluyor ve belki de böyle tanınmak istemiyorsunuz?
Böyle tanınmak hoşuma gidiyor. Komik bir adam geldi bizi mutlu edecek. Bu kadar güzel bir şey yok tabii ki. Bir de ben hep söylüyorum. Dünyaya bir kere geliyorum. Çünkü ben reenkarnasyona inanmıyorum. Yani reenkarnasyon olsa bile, dünyaya ikinci defa, üçüncü defa, beşinci defa gelsem bile benim geldiğimden haberim olmayacağı için hiç bir anlamı yok. Onun için bu gelişimi ben çok iyi değerlendirmek istiyorum. Çünkü masaya dokunabiliyorum, seni görebiliyorum, yani şu anda gerçek olan bir şeyi yaşıyorum ve espri yapıyorum insan gülüyor. Bundan daha gerçek bir şey yok. Bu gelişi böyle çok güzel değerlendirdim ben sahiden de. Ama jeton atılıp da espri yapacak bir makine gibi görünmek de kötü bir şey.
Yani siz aslında sizden bir şeyler beklenmeden vermek istiyorsunuz?
Kesinlikle. O tabi o doğal ortamlarda olabilecek bir şey. Þu an çok doğal bir ortamda değiliz. Çünkü neden, hafta sonu talk showum var. O bir buçuk saat içinde insanları güldürmek zorundayım.
İnsanlar 1,5 saat boyunca gözünüzün içine bakıyor espri yapmanız için ve espri de anlık gelen bir olay.
Tabi insanın modunda olduğu zaman oluyor, olmadığı zaman oluyor. Karşındaki konuğun modunda olduğu zaman, olmadığı zaman oluyor. Konukla elektriği yakalayıp yakalayamadığınız zaman oluyor.
Bu gibi durumlarda maskenizi mi takıyorsunuz?
O çok maske değil. Mesela herhalde genel camia içinde en çok maske takmayan adam benimdir diye düşünüyorum. Televizyon programında beni çok dikkatle izlerseniz çok sıkıldığım zaman terlerim. Çok böyle hoşuma gitmediği zaman susarım, gözlerim donuklaşır. Kendi ruh halimi televizyonda çok fazla belli eden bir adamım. Maskesi olan bir adam aslında bunu hiç yapmaz.
İnsanları güldürenin aslında takım elbiseli bir insanın çıkıp mizah içerikli konuşması olduğunu söylemiştiniz bir yerde. Yani bir zıtlığın olması. Acaba espri de bu mudur? Yani gerçek hayatta olan şeyleri farklı bir şekilde insanın karşısına çıkarmak mıdır espri?
Tabi tabi aynen. Esprinin kökeninde zaten zıtlık yatıyor. Yani şöyle bir örnek vereyim ben size: Işık neye yarar? Aydınlatmaya, dolayısıyla görmene yarar. Bir insanın gözüne çok fazla ışık verirsen ne olur? Kör olur. Demek ki görmeden körlüğe kadar giden bir çizgi bu. Tam tersine. Bir şeyin fazlası tam tersini yaratıyor. Bu ülke böyle bir ülke. Çok acılarla yoğrulmuş bir ülke. Bu ülkenin acıları mizahı doğuruyor. Dünyanın en büyük mizah dergilerinin çıktığı ülkelere bakın, demir perde ülkeleridir. Yani çok fazla acı çekmiş ülkelerdir. Dünyadaki en ünlü karikatüristlere bakın, Polonyalı, Çekoslovak ya da Macar’dır ya da Rus’tur. Onlar da üzerine, yazı yazmadan, kara mizahlı espriler yaparlar yani. Þimdi bizim için de aynı şey geçerli. Çok fazla acı çekiyor bu insanlar, çok fazla moralleri bozuk canları sıkkın, ülkenin gündemi çok fazla değişiyor, bunun da sonucunda mizah ortaya çıkıyor.
Tükendiğiniz oldu mu? Çünkü insanlara devamlı bir şeyler vermek durumundasınız. Hiç düşündüğünüz mü malzemem tükendi, tükeniyorum diye?
Tükenmek çok zor Türkiye gibi bir ülkede. Ama belli noktalarda eski dinamizmi yakalayamadığımı söyleyebilirim. Yani ben ilk İstanbul’a geldiğimde, o yıllarda bende 25 senelik bir malzeme vardı, hiç bir yerde harcamadığım. Onu harcadım İstanbul’a geldiğimde. Harcadım derken hala onu yiyorum. Þimdi düşünsenize benim çok ekstra bir şey yapmam için bir 25 sene daha bir şey yapmayıp biriktirmem lazım ki 25 sene sonra yeniden bomba gibi bir şey yapayım. Yani 25 seneyi en fazla iki senede yiyip bitiriyorsun. Ondan sonra ortamın değişiyor çünkü. Ben şimdi röportaja gidiyorum, röportajdan çıkıp sinemaya, sinemadan çıkıp toplantıya, toplantıdan çıkıp çekime, çekimden çıkıp televizyona. Ben dışarda bir şey yaşamıyorum ki. Bunu sırf ben değil; “Leman” çizerleri de, “Gırgır” çizerleri de dönem dönem yaşadılar. Yani otobüsle gidip geliyorlardı işlere esprilerin hepsi otobüslerle ilgiliydi. Sonradan araba alındı; şimdi bakın esprilere benzin istasyonlarında geçiyor, trafik sıkışıklığında. Onun için kopmamak lazım ama bu imkansız. Hafif kopukluklar yaşıyorsunuz yani.
İnsanlar “Beyaz” deyince gülüyorlar. Bir şartlanma var sanki. Köpeğin zil sesiyle gıdaya karşı şartlanması gibi Beyaz’la da gülmek mi şartlandı?
Þartlanmışlık mutlaka var. Hepimiz için geçerli bu şartlanmışlık. Yani ben Cem Yılmaz sahneye çıktığı zaman gülüyorum. Bir şey yapmasına gerek kalmıyor. Yılmaz Erdoğan’ı gördüğüm zaman gülüyorum. Yani bu sadece normal insanlar için geçerli değil. Bizim gibi bu işi yapan mizahçılar için de geçerli. Biz de birilerini görünce gülüyoruz. Þartlanmışlık mutlaka var tabi. Ben şimdi bir ortama girdiğim zaman hiç bir şey yapmayayım, insanlar bana tebessümle bakıyorlar; her an ne çıkabilir diye.
Gülmek acaba gerçekten iki kalem pirzola mı yoksa bir bastırma mı?
Bu bulunduğunuz ortama göre, kendi yapınıza göre, kişiliğinize göre bence değişir. Yani genel anlamda bunun için tek bir cevap vermek, yani 60 milyon için tek bir cevap vermek çok zor. Çünkü Türkiye’ de Adıyaman’daki insan farklı sebeplerden dolayı gülüyor, Adıyaman’ın köyündeki insan çok farklı sebepten, Etiler’de oturan adam çok farklı sebepten dolayı gülüyor. Yani hepsinin gülme sebebi farklı. Kimi zevkten, kimi sıkıntıdan gülüyor. Ama çok özüne, çok dibine eğer inecekseniz tabi ki hepsinin kökeninde günlük sıkıntıyı, günlük acıyı bastırmak var. Gülmek bir çok şeyi kapatıyor çünkü.
Arka mahalledeki palyaço olayı var bir de. Kişinin biri psikoloğa gidiyor. ‘Doktor Bey ben hiç gülemiyorum, kim ne yapsa gülemiyorum.’ diyor. Psikolog da ona ‘Bak arka mahallede bir palyaço varmış, ona giden herkes çok gülüyormuş; sen de git, o seni güldürür.’ diyor. Adam da ‘Doktor Bey ben o palyaçoyum.’ diyor. Sizin kendinizi hiç o palyaço gibi hissettiniz oluyor mu?
O da zaman zaman gelip giden bir duygu tabi ki. Yani ben özellikle kendimi çok fazla tartıyorum dönem dönem. Ben neyim, nerdeyim, niye böyle bir iş yapıyorum. Televizyon programında bazen gözüm dalıyor; yani niye 60 milyon izliyor, iki tane konuk, stüdyo içinde 30 tane adam, 20 tane kameraman. Fakat niye hepsi bana bakıyor yani niye ben buradayım. Ben bunlardan teki olamaz mıydım, yani niye bu kadar sorumluluk benim omuzumda diye kendimi tarttığım zamanlar oluyor. Bunları düşündüğün zaman da tabi gülmeyi bırak acayip ciddileşiyorsun. O zaman hakikaten palyaço durumuna düşüyorsun, yani o tartmaya başladığın anda. Ama zaten ben şunu söyliyeyim; bana bir gün birisi demişti ki yolda, “Ya Beyazıt Bey o kadar güzel şakalar yapıyosunuz ki televizyonda.” Ya dedim ki: Yaptıklarım şaka değil benim. Çok ciddi şeyler. Yani ben şaka yapmıyorum. Anlattığım şeyler, güldüğünüz şeyler çok ciddi şeyler aslında. Onun için mizah da bence, zıtlık oradan çıkıyor, çok ciddi bir şey yani, mizah yapmak da çok ciddi bir şey.
Bu dergi psikoloji üzerine çıkarttığımız bir dergi. Siz psikolojiyle ne kadar ilgilisiniz?
Açık konuşmak gerekirse çok fazla ilgili değilim. Gerçi lise döneminde gördük biz psikoloji, felsefe, mantık, o dönemde gördüğümüzle kaldık; ama okuduğum kitapların içinde -psikoloji nerde başlar nerde biter bilmediğim için, direkt olarak ilgili olmasam bile- genel anlamda tabii ki ilgiliyim. Nasıl ilgiliyim şöyle ilgiliyim. Bir şey okumasam da etmesem de sonuçta sokağa çıktığım zaman binlerce insanla beraberim. Tokalaşıyorum, onlarla öpüşüyorum, hepsinden ayrı bir istek geliyor, hepsinin ruh halini ölçüyorum, sürekli konuğundan tut seyircisine kadar inanılmaz bir elektrik var aramızda. O elektrik zaten başlı başına psikoloji bence. Öyle bir ilgim var ama onun dışında direkt olarak yok. Ama okuduğum yazarların içinde psikolojiyle ilgilenen yazarlar mutlaka vardır. Gündüz Vassaf çok severim, okurum. Onun kitaplarında vardır böyle psikolojik öğütler, felsefi tarafları vardır.

HipnozUzm. Dr. Tahir Özakkaş Hipnoz... Bilinç altına direkt ulaşım . İnsanın beraberinde taşıdığı iki dünyadan arkadakiyle ...
Beyaz"Esprinin kökeninde zıtlık yatıyor..." Biz Evlilik Enstitüsü olarak ortaya çıkarken hayatın her kesiminin nabzını tutmaya ...
GrafolojiGrafolog Zeynep Bornovalı Bilindiği gibi yazı yüzyıllar öncesinde keşfedilmiş, tarihin bir dönüm noktası olarak kabul ...

